EKONOMİ NEREYE GİDİYOR PDF Yazdır e-Posta

Doç. Dr. Mehmet GÜNAL

Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F Öğretim Üyesi

1- Büyüme Sanal mı, Gerçek mi?

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2006 yılı son çeyreğine ve yılın tamamına ilişkin büyüme rakamlarını açıklamasıyla birlikte, rakamların güvenilirliğine ilişkin tartışmalar hız kazandı. Önceki yıllarda açıklanan büyüme rakamları hakkında da yoğun tartışmalar yaşanmış ve büyümenin sanal ya da hormonlu olduğu ifâde edilmişti. Geçtiğimiz yıl TÜİK beklenmedik düzeyde artış gösteren büyüme rakamlarına ilişkin eleştiriler üzerine bir açıklama yaparak, bunun normal bir revizyon olduğunu söylemişti. Ancak DPT’den sorumlu olan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’in DPT’nin büyüme tahminlerinin TÜİK tahminlerinden az da olsa farklı olduğunu açıklaması, kafalarda soru işareti yaratmıştı.

Büyüme sanal mı, gerçek mi? Madem büyüyoruz, neden alt gelir gruplarına bu yansımıyor? Neden istihdam artmıyor? Neden işyerleri kapanıyor? Ekonomi gerçekten iyiye mi gidiyor? Yoksa kötüye mi? Acaba kimin dediği doğru? Ekonomideki gelişmelere ilişkin farklı yorumlar ve görüşler ortaya atılıyor. İktidar ve bir kısım köşe yazarı ve ekonomist pembe tablolar çizerken, bazı kesimler de acı gerçeklerden bahsediyor ve rakamlardaki iyileşmelere rağmen halkın özellikle de orta ve dar gelirli kesimin bu iyileşmeyi hiç hissetmediğini ifâde ediyor.

Büyümede rekor kırıldığını, enflasyonun ve faizlerin düştüğünü, ihracatın rekor düzeylere ulaştığını söyleyenler bir tarafta; büyümenin sanal olduğunu, işsizliğin, ithalatın ve dış ticaret açığının arttığını, cari açığın rekor düzeylere ulaştığını, gelir dağılımının bozulduğunu söyleyenler diğer tarafta... Kimin söylediğinin doğru olduğunu anlayabilmek için ekonomideki gelişmelerin hem rakamsal boyutuna hem de perde arkasına göz atmak gerekmektedir.

TÜİK’in Açıkladığı Büyüme Rakamlarının Analizi

 

TÜİK’in açıkladığı rakamlara göre; 2006 yılının dördüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla gayri safi millî hasıla (GSMH) yüzde 4.6’lık artış gösterdi. Yılın tamamında ise sabit fiyatlarla yüzde 6.0’lık artış kaydedildi. Gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) ise 2006 yılının dördüncü üç aylık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla yüzde 5.2, yılın tamamında ise yüzde 6.1’lik artış gösterdi.

Üretim yöntemiyle GSMH’nın alt kalemlerine bakılınca da inşaat sektöründe son üç yıldır açıklanan büyüme rakamları çok dikkat çekici boyuta ulaştı. 2001, 2002 ve 2003 yıllarında küçülme kaydeden inşaat sektörü, 2004 yılında yüzde 4.6, 2005 yılında ise birden yüzde 21.5 oranında büyüme kaydetti. 2006 yılında da bu aşırı büyüme eğilimi devam etmiş ve yüzde 19.4 oranında büyüme kaydedildi. Başka bir deyişle geçen yıl sektörel bazda en yüksek büyüme yüzde 19.4'le inşaatta yaşandı.

GSMH içinde yüzde 30'la en yüksek paya sâhip olan sanayideki büyüme ise 2005'teki yüzde 6.5 seviyesinden geçen yıl yüzde 7.4'e çıktı. TÜİK'in 1987 bazlı sabit fiyatlarla yaptığı hesaplamaya göre, ticaretteki büyüme ise 2006'da yüzde 5.9 olarak gerçekleşti.

Öte yandan tarımın ekonomideki ağırlığı azalmaya devam ediyor. 2005'te de yüzde 5.6'yla toplamda yüzde 7.6 olan büyümenin altında kalan tarım sektörü 2006'da sâdece yüzde 2.9 büyüdü. Büyüme ulaştırma - haberleşmede yüzde 3.1, konut sâhipliği ve mali kuruluşlarda yüzde 2.2'şer, serbest meslek ve hizmetlerde yüzde 5.2, devlet hizmetlerinde yüzde 2, ithalat vergisinde yüzde 9 oldu.

Geçen yılın son çeyreğinde ise sektörel bazda en yüksek artış yüzde 16.1'le yine inşaat sektöründe oldu. Son çeyrekte tarım yüzde 9.7, sanayide yüzde 6.5, ticaret sektöründe de yüzde 4 oranında büyüme yaşandı.

Büyümenin harcamalar itibarıyla alt kalemlerine baktığımızda; en önemli gelişmenin özel nihâî tüketim harcamalarında olduğunu görüyoruz. Bunda da en büyük payı dayanıklı tüketim malları ile gıda ve içki almaktadır. Bina ve konut inşaatının katkısı da 2006 yılında artış göstermiştir. Özel tüketimden sonra büyümeyi en çok etkileyen kalem ise ithalattır. Büyümenin kaynaklarına bakıldığında istihdamın yeterince artmamasının ve yüksek büyüme oranları açıklanmasına rağmen işsizliğin azaltılamamasının nedenleri açıkça görülmektedir.

Sonuç olarak, ithalata ve tüketime dayalı bir büyüme söz konusudur. Bu sağlıklı ve sürdürülebilir bir durum değildir. Önemli istihdam sağlayan tarım sektörü de ancak revizyonlarla büyütülebilmektedir. Bu durumda işsizlik de azaltılamamaktadır. Yüksek büyüme oranları açıklanmasına rağmen, işsizlik oranı hâlâ yüzde 10’lar düzeyinde devam etmektedir.

2002 yılında yüzde 10.3 olan işsizlik oranı 2003’te yüzde 10.5, 2004’te ve 2005 yüzde 10.3 olarak gerçekleşmiş olup; Ekim 2006 itibarıyla yüzde 9.1’e düşmüştür. Özellikle 15-24 yaş arası genç nüfusta işsizlik oranı hâlâ yüzde 20’ler civarındadır. Yâni genç ve eğitimli nüfusta işsizlik oranı çok yüksektir.

 

Yine Revizyon! Yine Hormonlu Büyüme!

 

TÜİK, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi 2006 sonu itibariyle geçen yılın çeyrek dönemlerine ilişkin oranlarda revizyona gitti. Sabit fiyatlarla GSMH, geçen yıl birinci dönem için aynı kalarak yüzde 6.4 olurken; ikinci dönem için yüzde 8.8'den yüzde 9.3'e çekildi. Üçüncü dönem oranı yüzde 3'ten yüzde 4.3'e çıkarıldı. Dördüncü dönem ise yüzde 4.6 olarak gerçekleşti.

GSYİH'da birinci dönem için sabit fiyatlarla büyüme oranı yüzde 6.5'ten yüzde 6.7'ye çekildi. İkinci dönem yüzde 7.8'den yüzde 8.3'e, üçüncü dönem yüzde 3.4'ten yüzde 4.8'e yükseltildi. Dördüncü dönemde ise yüzde 5.2 büyüme yaşandı.

Bu revizyonların anlamı şu: 2006 yılının 9 aylık dönemini içeren büyüme rakamı 0.8 puan kadar yukarı çekilmiş. Yine en yüksek revizyon önceki yıllarda da olduğu gibi tarım sektöründe olmuş. Tarımı inşaat, ticaret ve ulaştırma sektörü izlemiş. Kısaca bu revizyonla yüzde 5 civarında olan büyüme yüzde 6’ya çıkarılmış.

Son çeyrek büyümesi yüzde 5.23, ilk üç çeyrekte de revizyonlarla 9 aylık büyüme yüzde 6.4 ol(durul)unca, 2006 yılı büyümesi yüzde 6 olmuş.

2004 ve 2005’in Revizyonları

TÜİK, büyümeye ilişkin revizyonları önceki yıllarda da yapmıştı. Bunları da birçok kere eleştirmiştik. Şimdi kısaca 2004 ve 2005’teki revizyonları hatırlayalım.

2005 yılına ilişkin büyüme oranının beklentilerin oldukça üzerine çıkması yılın önceki dönemlerine ilişkin büyüme oranlarının da revize edilmesinden kaynaklandı. TÜİK daha önce yüzde 5.3 olarak açıkladığı yılın ilk çeyreğine ilişkin büyüme oranını yüzde 7.5’e, yüzde 3.4 olarak açıkladığı ikinci çeyreğe ilişkin büyüme oranını yüzde 4.7’ye, üçüncü çeyrek büyüme oranını da yüzde 7.3’ten yüzde 8’e çıkarmıştı.

Öte yandan, 2005'in son üç ayında yüzde 6 civarında beklenen büyüme yüzde 9.5 çıkınca, GSYİH artışı toplamda yüzde 7.4'e ulaştı. TÜİK, 2005'in ilk dokuz ayında GSYİH’nın yüzde 5,5 oranında büyüdüğünü tahmin etmişti. Ama revizyon sonrası ilk dokuz ayda büyüme yüzde 5.5’ten yüzde 6.7'ye çıktı. Özellikle birinci ve ikinci çeyreklerdeki düzeltme olağanüstü dikkat çekici boyutaydı: İlk çeyrekte yüzde 4.8 yerine 6.6; ikinci çeyrekte yüzde 4.2 yerine 5.5 hesaplanmış, son çeyrekte ise yüzde 6 civarında bir büyüme beklenirken, rakam sürpriz şekilde yüzde 9.5 olarak açıklanmıştı. Sonuç olarak 2005 yılını yüzde 7.4'lük büyüme ile tamamladığımız açıklandı, ama nasıl olduğunu kimse anlayamadı!

Büyüme rakamlarına ilişkin diğer önemli bir revizyon da 2004 yılı rakamlarında yapılmıştı. TÜİK’in (o zamanki adıyla DİE) yaptığı baz yılı düzeltmesi bazı kesimlerce önemsenmemiş veya görmezden gelinmişti. TÜİK'in ilk üç çeyreğe ilişkin büyüme oranlarını revize etmesi, 2004 yılı büyüme rakamlarını değiştirmişti. TÜİK, 1987 yılını baz alan hesaplama yöntemini değiştirerek, 1998 yılını baz alan yeni yönteme göre millî geliri hesaplamaya başladı. Buna göre, 2004 yılının diğer üç çeyreğine âit veriler revize edildi. Önceden sırasıyla yüzde 12.4, yüzde 14.4 ve yüzde 4.7 olarak açıklanan 2004 yılının ilk üç çeyrek GSMH verileri, yüzde 13.9, yüzde 15.7 ve yüzde 5.7' e yükseltilmişti. Daha önce aynı sırayla yüzde 10.1, yüzde 13.4 ve yüzde 4.5 olarak açıklanan 2004 yılı ilk üç çeyrek GSYİH verileri de yüzde 11.8, yüzde 14.4 ve yüzde 5.3 olarak revize edilmişti. Daha önce açıklanan ilk üç çeyreğin büyüme rakamları geçerli olsaydı, 2004 büyümesi yüzde 9.9 değil, yüzde 8.9 olacaktı. Yüzde 8.9 olarak açıklanan GSYİH de, revizyon yapılmasaydı, yüzde 8.1 olarak gerçekleşecekti.

Kısacası; 2004’te bu kadar yüksek bir büyüme oranı açıklanmasının altında yatan neden TÜİK’in ilk üç çeyrek büyüme oranlarını revize ederek artırmış olması ve son çeyreği de bu revizyona göre hesaplamış olmasıydı. Bu değişikliğin sonucunda hem dördüncü çeyrek, hem de yıl ortalaması açısından büyüme rakamları beklenenden yüksek gelmişti.

Görüldüğü gibi, sâdece 2006 değil, hem 2004 hem de 2005 yılı rakamları aynı şekilde revize edilerek büyüme olduğundan yüksek gösterilmiştir.

 

Tarımda Yine Sürpriz Büyüme

 

2006 yılının son çeyreğindeki büyümeye en önemli katkı tarım sektöründen geldi. 2006’nın ilk çeyreğinde yüzde 5.4 büyüdüğü açıklanan tarım sektörü, ikinci çeyrekte yüzde 1.6, üçüncü çeyrekte ise yüzde 2.0 oranında küçüldü. Son çeyrekte ise tarım sektörü beklenmedik şekilde yüzde 9.6 oranında büyüdü. Bu oran toplam GSYİH büyümesi olan yüzde 5.23'e yaklaşık 1 puanlık katkıda bulunuyor. Aslında, son çeyrekteki (geçen yıl olduğu gibi) bu sürpriz büyümeye rağmen, geçtiğimiz yıla göre 2006 yılında en az büyüyen tarım sektörü oldu.

Tarım sektörü 2004 yılında son çeyrekteki beklenmedik yüzde 9.1’lik artışla yıl genelinde yüzde 2 büyümüştü. Yine 2005 yılında da ikinci ve üçüncü çeyrekteki beklenmedik büyüklükteki büyüme oranlarıyla tarım sürpriz şekilde yüzde 5.6 büyü(tül)müştü. 2005’te tarım üretiminin yüzde 1.7 oranında küçüleceği beklenirken ve hesaplamalar ona göre yapılmışken, sürpriz bir şekilde yüzde 5.6 oranında bir artış olduğu tahmin edilmiş ve büyüme rakamları bu şekilde hormonlu olarak yükseltilmişti. 2005 yılının ikinci üç ayında bu sektörde katma değer yüzde 0.1 artmış gözükürken, yapılan revizyon sonunda artış yüzde 8.2'ye yükseltilmişti.

Çiftçiler tarlalarını ekmekten vazgeçerken, ekenlerin de ürünleri tarlada kalırken, tarımda bu oranda büyümenin nasıl tahmin edildiğini anlamak mümkün değildir.

Stok Artışının Büyümeye Etkisi

2002 yılından bu yana tartışılan stok artışlarının büyümeye etkisi 2006’da negatife dönüşmüş ve yüzde -2.1 olmuştur. Ancak bu durum dört yıldır yapılan tartışmayı ortadan kaldırmamaktadır.

2005 yılı büyümesinde bir diğer tartışma ise, stok artışlarıyla ilgili tartışmalar oldu. TÜİK 2005 yılında, hem cari hem de sabit fiyatlarla, yurtiçi gelirin yüzde 5.3’ü düzeyinde bir stok artışı olduğunu açıkladı. Ancak kimse bu rakamın gerçeği yansıttığını söyleyemiyor, çünkü mantıklı ve ekonomik bir açıklaması yok.

2005 yılında 2023 Dergisi’nde yayınlanan “İstatistiklerin Ağzı Var, Dili Yok” başlıklı yazımızda bizim de belirttiğimiz gibi, stok artışına ilişkin tartışmalar yeni değil. Aslında, ulusal gelir hesaplarındaki stok artışlarıyla ilgili tartışma, 2002 yılından bu yana sürüyor. Stok artışı; harcama yöntemine göre millî gelir hesaplaması ile üretim yöntemine göre millî gelir hesaplaması arasındaki farkın TÜİK tarafından stok artışı olarak kabul edilerek büyüme hesaplarına yansıtılmasından kaynaklanıyor. Bu durumda Türkiye’de sanayi kesiminin dört yıldır sürekli olarak stoklarını kesintisiz olarak arttırdığı gibi anlaşılmaz bir sonuç ortaya çıkmaktaydı.

Ancak bu durum biraz ekonomi bilenlere pek de mantıklı gelmiyor. Çünkü stok tutmak maliyetli bir iş ve her sene stokların artıyor görünmesi iktisadî açıdan mümkün değil. Şimdi siz bir işadamı olarak elinizde geçen yıldan satamadığınız bir mal deponuzda dururken bu malları üretmeye devam eder misiniz? Stok tutmanın işletmelere maliyeti ortadayken üç yıl üst üste stoklarda aşırı artış olması gerçekçi bir durum değildir.

Bizim gibi düşünenlerin yaptığı eleştiriler galiba bu yıl dikkate alınmış ve revize işlemlerinin sonucunda stokun azaldığı belirtilmiştir. Ancak bu durum dört yıldır stoka yapılan üretim konusunda bir açıklık getirmemekte, sâdece 2006 yılını ilgilendirmektedir.

Fert Başına Millî Gelir Artışı Düşük Kura Bağlı

Fert başına millî gelirde gözlenen artış sanal büyümenin yanı sıra, döviz kurlarında gözlenen düşüşten, yâni TL’nin değer kazanmasından kaynaklanmaktadır. 2005 yılı itibarıyla 5.008 dolar olan, 2006’da ise 5.477 dolara çıktığı açıklanan fert başına millî gelir artışı reel bir artış değildir. Sabit fiyatlarla karşılaştırıldığında, fert başına millî gelirin hâlâ 2000 yılı düzeylerinin pek üstüne çıkamadığı görülmektedir. GSMH’daki arştın da büyük bir kısmı baz yılı kaydırması, revizyonlar ve stok artışı gibi rakamsal manipülasyonlardan kaynaklanmıştır. Geri kalan reel kısım ise büyük ölçüde ithalattan ve tüketimden kaynaklanmış olup sürdürülebilir değildir.

Kişi başına millî gelir dolar bazında 5.477 dolar olarak tahmin edilmesine rağmen, YTL bazında satınalma gücümüz artmamıştır. Dolar kurunda ani bir artış (nitekim Mayıs-Haziran 2006’da oldu), başka bir deyişle gerçek düzeyine dönüş bizim gelirimizi dolar bazında 3.000 dolarlar seviyesine düşürebilecektir. Öte yandan, kişi başına millî gelirimiz artarken, kişi başına borcumuz artmış ve 5.400 dolar düzeyine yükselmiştir.

Sanal Büyüme İstihdam Yaratmıyor: İşsiz Sayısı Artıyor

Son birkaç yıldır büyüme rakamları yüksek açıklanmasına rağmen, bu durum istihdama yansımamakta ve gelir dağılımında bir iyileşme sağlamamaktadır. Baz yılı kaydırmanın etkisi, stok değişiminin etkisi, ithalatın payı gibi hususlar dikkate alındığında bunun gerçek bir büyüme olmadığı, yani sanal bir büyüme olduğu dikkate alındığında, istihdamda aynı ölçüde artışa yol açmaması normaldir.

Bu nedenle, son yıllarda açıklanan yüksek büyüme rakamlarına rağmen işsiz sayısı artmaktadır. 2002 yılında 2.464 bin kişi olan işsiz sayısı, 2006 yılı itibariyle 2.446 bin kişi olup, 18 bin kişi azalmıştır. 2002 yılında 21.354 bin kişi olan istihdam edilenlerin sayısı, 2006 yılında 22.330 bin kişiye yükselmiş olup, 976 bin kişi artmıştır. Çalışabilir nüfusun işgücüne katılma oranı 2002 yılında yüzde 49,6 iken 2006 yılında yüzde 48,0 oranına düşürülmüştür. Bu durumda 2002 yılı oranı dikkate alındığında 2006 yılında 830 bin kişinin işgücüne, dolayısıyla işsiz sayısına dâhil edilmediği anlaşılmaktadır. Buna rağmen, işsizlik oranı 2002-2005 yıllarında yüzde 10,3 seviyesini korumuş, 2006 yılı itibariyle de yüzde 9,9 oranına inmiştir.

Ancak; çalışmaya hazır olduğu hâlde iş aramayanlar işgücüne dolayısıyla işsiz sayısına dâhil edilmemekte olup, 2002 yılında 1.020 bin kişi olan iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar, 2006 yılında 2.087 bin kişiye yükselmiştir. Bunlar içerisinde iş bulma ümidini kaybedenlerin sayısı 2002 yılında 73 bin kişi iken, bu sayı 2006 yılı itibariyle 706 bin kişiye yükselmiştir. Kısacası, iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar dikkate alındığında, 2002 yılında 3.484 bin kişi olan işsiz sayısı, 2006 yılı itibariyle 4.533 bin kişiye yükselmiş olup, 1.049 bin kişi artmış durumdadır. Buna göre, 2002 yılında yüzde 14 olan işsizlik oranı da 2006 yılında yüzde 16,9 oranına yükselmektedir.

İstihdam ise tarım dışı sektörde belli ölçüde artarken, tarımda azalmaya devam etmektedir. Öte yandan, istihdamdaki artışın çok küçük bir kısmının kamu sektöründe sağlanmış olması sıkı maliye politikalarının işgücü alanında da devam ettiğinin bir göstergesi olarak algılanmaktadır. Ayrıca, aşırı değerli kur politikası da ihracatı engellediği için istihdam artışında sorun yaşanmaktadır.

Yeni iş yaratmadaki yetersizlik özellikle genç nüfusa yansımakta olup, 15-24 yaş grubunda işsizlik oranı 2006 yılında hafif düşmesine rağmen, yüzde 18.7 olarak gerçekleşmiştir. Tarımdaki azalmayı ve artan nüfusu karşılayacak düzeyde bir istihdam artışının sürekli olarak sağlanması gerekmektedir.

Büyüme Dar Gelirliye ve Yoksula Yansımıyor!

 

Devlet Bakanı Ali Babacan, büyüme rakamlarının açıklanmasının hemen ardından yaptığı açıklamada; büyümenin alt gelir gruplarının gelirini artırdığını ve gelir dağılımının düzeldiğini, asayiş olaylarının nedeninin ise ekonomik değil, ahlâkî olduğunu söylemiş. Ancak, büyümenin sektörel dağılımına ve harcama kalemlerine bakılınca bu durumun doğru olmadığı ortaya çıkıyor.

Büyümede yaklaşık yüzde 64 ağırlığı olan özel tüketim harcamaları 2005’te yüzde 8.8 büyürken, 2006’da bu rakam yüzde 5.2’ye düşmüş. Son çeyrekte ise neredeyse büyüme durmuş. Alt gelir grupları için önemli olan gıda harcaması ise 2005’te yüzde 8.2 büyürken, 2006’da sâdece yüzde 3.1 büyümüş. Yâni dar gelirlinin refahına büyüme oranı tam olarak yansımamış. Yine bu çerçevede önemli gösterge olan, dayanıklı tüketim malları için yapılan harcamalar da 2005’te yüzde 15 büyürken, 2006’da sâdece yüzde 2.9 büyümüş. Burada da alt gelir grubunun alım gücünün toplam büyüme oranının çok altında arttığı açıkça görülüyor. Bu durumda Ali Babacan’ın söylediklerinin, sâdece rakamlarla oynayarak pembe tablolar çizmek olduğu anlaşılmaktadır.

Harcamaları esas alan göreli yoksulluk oranlarındaki gelişmeler de büyümenin dar gelirli vatandaşlarımıza yansımadığını göstermektedir. 2002 yılında yüzde 14.74 olan göreli yoksulluk oranı 2005 yılında yüzde 16,16’ya yükselmiştir. Kırsal kesimde yaşayan vatandaşlarımızın göreli yoksulluk oranı ise yüzde 19,86’dan yüzde 26,35’e yükselmiştir.

Her ne kadar, Başbakan Erdoğan ve Bakan Babacan bize sanal büyüme masalları ve pembe tablolar anlatsa da gerçekler ortadadır. Bu sanal büyüme vatandaşa yansımıyor. Bu ekonomik politika gerçek büyüme ve istihdam yaratmıyor. Aslında onlar tam bizi masallarla uyutmaya çalışırken, Abdüllatif Şener gibi -vicdanının sesini dinleyen- birileri “bu kur politikası sürdürülemez” diyerek uyandırıveriyor.

 

 

2- Çiftçi, Esnaf, Sanatkâr ve Tüccarın Durumu

 

Tarım sektöründeki daralmanın yanı sıra, tarımsal destekleme politikalarındaki aksamalar ve girdi maliyetlerindeki artışlar çiftçinin durumunu olumsuz etkilemiştir. Bu çerçevede, tarımsal desteklemelerin millî gelire oranı 2002 yılında yüzde 1.11 iken, bu oran sürekli azalarak 2004 yılında yüzde 0,76’ya inmiş ve 2006 yılında da yüzde 0,92 olarak gerçekleşmiştir.

Türkiye’de yaklaşık 3 milyon çiftçi hububat üretmekte olup, hububat politikası 15 milyon insanı doğrudan ilgilendirmektedir. Hükümetin, dört yıldır maliyetlerin altında açıkladığı hububat taban fiyatları çiftçi kesimini mağdur etmiştir.

Dört yıldır çiftçiye ödenmesi gereken doğrudan gelir desteği zamanında ödenmemiş, her yılın ödemesi bir sonraki yıla sarkmış, 2004 yılının ödemeleri hiç yapılmamış, dolayısıyla biriken ödemelerin büyük bir kısmı 2006 yılında yapıldığı için, bugüne kadar en yüksek rakam bu yılda ödenmiştir. Bu ödeme, Hükümet’in çiftçiye olan ve ödemesi geciken borcu olup, bu rakamın büyüklüğünden övgü ile bahsetmek ancak insanlarla alay etmek olarak değerlendirilebilir. Yapılan yanlış düzenleme ve uygulamalar sonucunda bazı alanlar doğrudan gelir desteği ödemesi dışına çıkarılmış, çiftçi mağdur edilmiş, bu gelirle borçlarını ödemeyi düşünen çiftçinin faiz kamburu altında ezilmesine yol açılmış ve tefecilerin insafına terkedilmiştir. Dekar başına 16 YTL olan DGD ödemesi 10 YTL’ye düşürülmüş, getirilen mazot desteği dahi bu kaybı karşılamamıştır.

Esnaf ve sanatkârlar ile küçük işletmeler ekonomimizin can damarıdır. Ancak bunun da ötesinde toplumumuzun önemli bir kesimi geçimini esnaf ve sanatkâr olarak sağlamaktadır. Dolayısıyla meselenin ekonomik olduğu kadar, sosyal boyutu da önemlidir. Bu kesimin ekonomik durumunu görmek için, Merkez Bankası’nın ödeme güçlüğüne ilişkin rakamlarına bakabiliriz.

Merkez Bankası verilerine göre protestolu senet ve karşılıksız çek miktarında, kredi kartı ve ferdi kredi borcunu ödemeyenlerin sayısında, AKP iktidarı döneminde her geçen yıl artış görülmüş, özellikle 2005 ve 2006 yıllarında patlama yaşanmıştır.

Protestolu senet tutarı bir önceki yıla göre 2003 yılında yüzde 11, 2004 yılında yüzde 82 oranında artmış, 2005 yılında ise 2,8 milyar YTL’yi aşmıştır. 2006 yılında ise protesto edilen senetlerin toplam tutarı yüzde 30 oranında artarak 3.6 milyar YTL’ye ulaşmıştır. Ferdi kredi ve kredi kartı borcunu ödemeyen ve geç ödeyenlerin toplamı 2002 yılında 55.540 kişi iken, 2004 yılında bu rakam 142.981’e, 2005’te ise iki mislinden fazla artarak 313.484’e yükselmiştir. 2006 yılı kasım ayı itibarıyla bu sayı 508.476’ya ulaşmıştır. 2003 yılında 220.237 adet karşılıksız çek bildirimi varken, 2004’te 568.237’ye, 2005’te 622.275’e, 2006’da ise 714.660’a ulaşmıştır.

Protestolu senet, ödenmeyen ferdi kredi ve kredi kartları ile karşılıksız çek rakamlarında görülen sürekli artışlar, esnaf, sanatkâr ve tüccarların yanı sıra vatandaşların da ekonomik sıkıntı içinde olduğunu ve pembe tabloların onların hayatlarına yansımadığını açıkça göstermektedir.

Ekonomideki sanal büyüme rakamlara yansısa da vatandaşın geçimine ve esnaf ve sanatkâra yansımamaktadır. Sayıları giderek artan hiper ve grosmarketler zaten zor durumda olan esnafı kepenk kapatma noktasına getirmektedir. Esnaf ve sanatkârı gözden çıkaran Hükümet, bir taraftan zarar eden esnafı da vergi vermeye zorlanmakta, diğer taraftan yıllardır tozlu raflarda bekleyen hiper ve grosmarketlerin kuruluş ve faaliyetlerini izne bağlayan yasa taslağını bir türlü ele almamaktadır. Oysa aynı AKP Hükümeti AB’nin ya da IMF’nin istediği yasaları jet hızıyla Meclis’ten geçirmekte, Cumhurbaşkanı’nın veto ettiği yasaları da tekrar aynen kabul ederek geri göndermektedir.

 

Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı!

 

Esnafın kepenk indirmesinde en sorunlu meslek dallarından bir olan bakkallara ilişkin açıklama da durumun ciddîyetini açıkça gösteriyor. Türkiye Bakkallar ve Bayiler Federasyonu Genel Başkanı Bendevi Palandöken’in verdiği bilgilere göre, 130 milyar dolarlık perakende piyasasının 80 milyar dolarlık bölümünü oluşturan gıda sektöründe, bakkal esnafının piyasa payı yüzde 40'lara inmiş bulunuyor. Sokak aralarına kadar giren hiper ve grosmarketlerin piyasa etkinlikleri ise yüzde 60’lar yükselmiş. 1995 yılında 600 bin olan bakkal esnafı sayısı bugün 240 bine düşmüş, buna karşılık 2 bin 500 metrekarenin üzerindeki hiper ve grosmarket sayısı aynı dönem itibariyle 37'den 469'a çıkmış bulunuyor.

Kısacası esnaf işletmeleri hızla kapanıyor. Krizin hemen sonrası olmasına rağmen 2002 yılında 123.393 esnaf ve sanatkâr açılırken, 2006 yılında 192.782 açılmış. Öte yandan 2002 yılında 117.600 esnaf ve sanatkâr işyeri açarken 268.319 işyeri kapanmış. Yani 2002 yılından bu yana açılan işyerlerinde yüzde 56’lık bir artış olurken, kapanan işyerlerinde yüzde 128’lik bir artış söz konusu.

 

Kapanan Şirketler de Artıyor

 

Durum gerçekten de vahim. Ama vahim olan sâdece başta bakkallar olmak üzere, esnaf ve sanatkarın durumu değil. Aynı zamanda şirketler de ciddî sorunlar yaşamakta ve kapanan şirketlerin sayısı hızla artmaktadır. TOBB’un Ticaret Sicili verilerine göre, 2007 yılının ilk 2 ayında açılan şirket sayısında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6,22 artış olurken, kapanan şirket sayısında da yüzde 27,62 artış olmuştur. 2006’nın ilk iki ayında 6.248 şirket kapanırken, 2007’nin aynı döneminde 7.974 şirket kapanmış. Son yıllarda şirket kapanmalarında hızlı bir artış görülmektedir. 2005 yılında 95.306 olan açılan şirket sayısı 2006’da yüzde 9.8’lik artışla 104.740’a çıkarken, 28.724 olan kapanan şirket sayısı yüzde 21’lik bir artışla 34.777’ye çıkmıştır .

Sonuç olarak, hem esnaf ve sanatkâr hem de şirketler kepenk kapatmaya devam etmektedir. Başka bir deyişle cari açık ve borçlanmayla sağlanan sanal büyüme esnaf ve sanatkâra ve dar gelirlilere yansımamaktadır. Dolayısıyla toplumuzda yoksulluk ve buna bağlı olarak gelir dağılımında bozulma artmaktadır.

AKP Hükümeti ise esnaf, sanatkâr ve küçük şirketler ile dar gelirli tüm vatandaşların sorunlarını çözmekle uğraşmak yerine, yerli ve yabancı kartellerin istekleri ile IMF’nin direktiflerini yerine getirmekle uğraşmaktadır.

 

 

3- Yabancı Sermaye mi? Yabancılaşma mı?

 

AKP’nin iktidarda olduğu dönemde, özellikle de son üç yıldır genel olarak finans sektöründe, özel olarak da bankacılık sektöründe başlayan yabancılaşma, yâni yabancı sermaye girişi 2005 yılında iyice hızlandı ve 2006 ve 2007’de de devam etti. 2005 ve 2006 yıllarında Garanti Bankası’nın General Electric grubuna, Tekfenbank ve Finansbank’ın sermayesi Yunan kilisesine ait bankalara, Denizbank’ın Hollandalı Dexia grubuna, Akbank’ın yüzde 20’sinin de Citibank’a satılması tartışmaları hızlandırdı. MNG Bankı Hariri ailesinin(!) satın alması da son nokta oldu.

Merkez Bankası’nın Aralık 2006’da yayınladığı Finansal İstikrar Raporu’na göre, satışı tamamlanmış bankalarda yabancı hissedarların payı yüzde 17,4’e yükselmiş. Satış süreci devam edenler ve borsada halka açık olan bankalardaki yabancı payları da eklendiğinde bankacılık sektöründe yabancı payı yüzde 36,2’ya ulaşıyor. Satışa çıkarılan Halkbank, Oyakbank ve Vakıfbank gibi bankaların hisseleri de yabancılara satılırsa sektörde yabancı bankaların payı yüzde 60’ı aşacak.

Sâdece bankacılık sektöründe değil, finans sektörünün tamamında bir yabancılaşma son yıllarda hâkim olmaya başladı. Türkiye'de son iki yılda 22 aracı kurum el değiştirdi. Bunlardan 17'sini yabancı, 4'ünü yerli kurumlar, birini de yerli-yabancı konsorsiyumu aldı. Yani bankalardan sonra aracı kurumlarda da başka bir deyişle borsada da yabancılar hâkim olmaya başladı.

Öte yandan, Türkiye’de bankacılık sektöründen sonra sigorta şirketleri de bir bir yabancıların eline geçmeye başladı. Türk sigorta sektöründe hayat ve emeklilik alanında faaliyet gösteren 21 şirketten 11’inde değişen oranlarda yabancı payı bulunurken, hayat dışı sigorta dallarında faaliyet gösteren 31 sigorta şirketinden 16’sında yabancı payı bulunuyor. Bugün itibarıyla sigorta sektöründe hayat ve hayat dışı branşlarda faaliyet gösteren şirketlerin 27 tanesi yabancı sermayeli. Bu 27 şirketin, son satın almalarla birlikte sigorta pazarındaki payları yüzde 67.5’e yükselmiş durumda. Bunlara ilâve olarak, Ankara Sigorta ve Ankara Emeklilik, Acıbadem Sağlık ve Hayat şirketleri de yabancılarla görüşüyor ve satılması kesin gibi görünüyor. Aviva Hayat Emeklilik ile Ak Emeklilik de daha önce birleşme kararı almıştı. Yeni el değiştirmeleri de dikkate alınca yabancı sermayenin sigorta sektöründeki payı yüzde 70.85’e çıkacak.

Sonuç olarak sâdece bankaların değil finans sektöründeki diğer kuruluşların da giderek yabancılaştığı açıkça görülüyor. Sayın Başbakan’ın 2006 yılında girdiğini söylediği 20 milyar dolarlık yabancı sermayenin; 7 milyar dolarlık kısmı bankacılık ve finans sektörüne girmiş. Geri kalanın 6.3 milyar doları haberleşme ve ulaştırma sektöründeki şirketleri satın almak, 3 milyar doları ise gayrimenkul satın almak üzere gelmiş. Yâni, Başbakanın övündüğü 20 milyar doların sâdece 1.4 milyar doları üretim amacıyla gelmiştir. Başka bir deyişle, bu gelen yabancı sermayenin çok önemli bir kısmı yeni bir tesis kurmaya değil, mevcut kârlı tesisleri satın almak amacıyla ülkemize gelmektedir. Bu satılan şirketler zaten son teknolojiye sahip olduğu için Türkiye’ye yeni bir teknoloji getirilmediği gibi, ilâve istihdam da yaratılmamaktadır. Örneğin, Türk Telekom ve Telsim yaklaşık üç yıllık kârına karşılık satılmıştır. Ayrıca, satılan şirketlerde çalışan işçilerin maliyetleri de devlete yüklenmiştir.

 

Sonuç

Son dört yıldır açıklanan yüksek büyüme rakamlarına rağmen bu durum istihdama ve gelir dağılımına yansımamaktadır. Bunun nedeni baz yılı kaydırması, stok değişimi ve revizyonlar gibi manipülasyonların yanı sıra, büyümenin yapısıdır. Büyüme büyük ölçüde tüketime ve ithalata dayanmaktadır. Diğer önemli bir husus ise, bina ve konut inşaat harcamalarının büyümeye katkısıdır. Revizyonlarla ve baz yılı kaydırmalarıyla şişirilen büyümenin istihdam artışı sağlaması ve işsizliği azaltması da mümkün değildir.

Merkez Bankası verilerine göre, protestolu senet ve karşılıksız çek miktarı ile kredi kartı ve ferdi kredi borcunu ödeyemeyenlerin sayısı AKP iktidarı döneminde hızla artmış, 2005 ve 2006 yıllarında ise patlama yaşanmıştır. Bu durum esnaf, sanatkâr ve tüccarların yanı sıra vatandaşların da ekonomik sıkıntı içinde olduğunu ve pembe tabloların onların hayatına yansımadığını açıkça göstermektedir.

Büyük ölçüde ithalata ve tüketime dayalı olan büyüme, dış ticaret açığı ve cari işlemler açığına yol açmaktadır. Cari işlemler açığı ise “düşük kur -yüksek faiz” politikasıyla cezbedilen sıcak para ve dış borçlanma ile finanse edilmektedir. Ürettiğimiz miktar harcadığımızı karşılamadığı gibi, harcadıklarımız da hızla artmaktadır. Başka bir deyişle, bir mirasyedi gibi harcamakta, sonra da bu harcamaları borçlanma yoluyla finanse etmekteyiz. Borç stokunun ve cari işlemler açığının ulaştığı bu boyut ekonomide kırılganlığı artırmakta ve krize açık hâle getirmekte olup, sürdürülebilir bir durum değildir. Önlem alınmadığı takdirde, ani bir iç veya dış şok durumunda ciddî bir krizle karşılaşabiliriz.

Büyük bir iş başarmış gibi takdim edilen özelleştirme uygulamaları ise bir tür yabancılaştırmaya dönüşmüş ve daha çok finans ve haberleşme sektörüne gelen yabancı sermaye yeni doğrudan yatırım yapmak yerine hazır kurulu tesisleri ucuz fiyata devralmaya yönelmiştir. Bu çerçevede, halka arz ve stratejik kuruluşlarda mülkiyetin değil kullanım hakkının devredilmesi gibi yöntemler ile altın hisse hakkı gibi hususlar dikkate alınmamış ve sat kurtulcu bir anlayış hâkim olmuştur.

Kısacası, çizilen pembe tablolara rağmen işsizlik devam etmekte ve esnaf, sanatkâr ve çiftçinin sıkıntıları giderek artmakta, senet ve çeklerin ödenmemesinin yanı sıra dar gelirli vatandaşlar da kredi kartını ödeyememe sorunuyla karşı karşıya kalmaktadır.

Bu büyüme sanaldır, bir masaldan ibarettir ve karın doyurmamaktadır. Düşük kur, yüksek faiz ve buna dayalı borçlanmayla ve sıcak parayla sağlanan, ithalata ve tüketime dayalı bu büyüme sürdürülemez.

Kaynak: 2023 Dergisi

 
bayrak2.gif

Anket

Hükümetin Ekonomi Politikalarından Memnun musunuz?
 

FAALİYETLER